More Cool Stuff At POQbum.com

SENİN İÇİN

10/10/2009 · Kategori: EDEBIYAT VE SIIR



    !!! SENİN İÇİN !!!

Beklemekten yoruldum
Gelme artık istemem
Yetiyor şimdi bana
Sensiz seni düşünmek

İçimde kanımdasın
Terkedip gidemem ki
Sen benden bir parçasın
Senden ayrılamam ki

Hangi kuvvet ayırır
Seni benden bilemem
...
Zincirle bağlanmışız
Senden ayrılamam ki

İçimde kanımdasın
Terkedip gidemem ki
Sen benden bir parçasın
Senden ayrılamam ki..!!!

    !!!  KIRMIZI  !!!


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tiftik keçisi tescillendi

10/10/2009 · Kategori: HAYVANLAR

Tiftik keçisi tescillendi

  
Ankara keçisi, tescillenerek koruma altına alınarak ihracı ön izne bağlandı.
10 Ekim 2009 / 10:51

Varlığı binlerle ifade edilen sayılara düşen Ankara keçisi, genetik kaynaklarının korunması açısından ihracı yasak mallar listesinde bulunuyordu. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın yürüttüğü çalışmalar sonucunda hem genetik ırk olarak tescil edilen hem de koruma ve ıslah projesi uygulanan Ankara keçisindeki ihracat yasağı kaldırılarak, ön izin alınarak ihracat imkanı getirildi.

Ankara keçisinin ihracı ön izne bağlı mallar listesine alınmasına ilişkin karar, Resmi Gazete'nin 18 Eylül tarihli sayısında yayımlandı. Yetkililer, Türkiye'den damızlık ihracatına izin verilmediğini belirtirken, "İhracı ön izne bağlı mallar listesine alınması, ihracat izni veriliyor anlamına gelmiyor. Genetik kaynak olan hayvanların ve damızlıklarının ihracına izin verilmiyor" dedi.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'nün (TAGEM) sekreteryasında yürütülen Hayvan Irkı Tescil Komitesi, 2002 yılından bugüne kadar 40 hayvan ırkını genetik kaynak olarak tescil etti. Tescil, uluslararası alanda, bu hayvanların genetik özelliklerini belirliyor ve kaynağının Türkiye olduğu anlamına geliyor.

Komite tarafından tescil edilen Ankara Tiftik keçisi, Türkiye'nin en önemli genetik kaynakları arasında bulunuyor. 1980'li yıllarda 3,6 milyon baş olan Tiftik Keçisi varlığının, bugünlerde 300 binin altında olduğu tahmin ediliyor. Hayvancılığın Desteklenmesi Kararnamesi kapsamında, 2005 yılında TAGEM tarafından Ankara Keçisinin Halk Elinde Islahı Projesi başlatıldı. Bakanlık, üniversite, yetiştirici birliği ve Ankara keçisi yetiştiricilerinin işbirliği ile yürütülen proje ile Ankara keçisinin tiftik verimi ve kalitesi, gelişme hızı ve cüssesinin saf yetiştirme ve seleksiyonla artırılarak, yetiştiriciliğinin ekonomik hale getirilmesi öngörülüyor.

Proje kapsamında, Ankara'nın Ayaş, Beypazarı, Güdül ilçelerindeki 8 Ankara keçisi yetiştiricisi, üretimi devam ettirmeleri için destekleniyor. Bu kişilerin sürüsünde 5 bine yakın tiftik keçisi bulunuyor. Halen bu sayının 4 bin 200 civarında olduğu belirtiliyor. Bu yetiştiricilere, hayvan başına yılda 35 lira destekleme primi ödeniyor. 2005-2008 yılları arasında toplam 461 bin
lira destekleme ödemesi yapılırken, bu yıl için 169 bin lira ödenmesi planlandı

<_script /><_script />



KAYNAK:

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kurtlar Vadisi'nde RTE imzası !

9/10/2009 · Kategori: HABERLER



Kurtlar Vadisi Pusu'nun dün akşam yayınlanan bölümünde çok ilginç bir detay vardı.
09 Ekim 2009 / 11:46

Kurtlar Vadisi dizisindeki karakterlerden İskender Büyük'ün bindiği aracın plakasındaki harfler dikkat çekti.

Son günlerde Show TV'den Star'a geçtiği için tartışılan reyting rekortmeni dizide dün akşam yine soluk kesen bir bölüm yayınladı.

Ancak dün akşamki bölümde gözler bir sahneye odaklandı. Dizinin en çok ilgi gören karakterlerinden olan İskender Büyük'ün otomobilinin plakasındaki RTE harfleri dikkat çekti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın adının başharflerinden oluşan RTE'yi Başbakan Erdoğan ceketinden, çorabına, gömleğinden kravatına kadar kullanıyor.

<_script /><_script />

KAYNAK: 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

YAPILMIŞ EN BÜYÜK ARAŞTIRMA

8/10/2009 · Kategori: HABERLER


Dünyadaki Müslüman nüfus ortaya çıktı!

Amerika'daki Pew Din ve Kamu Hayatı Forumu tarafından yapılan ve şimdiye kadar din üzerinde yapılmış en kapsamlı araştırma olarak nitelenen araştırma sonuçlarına göre Dünyadaki Müslümanların sayısı ortaya çıktı. İşte rakamlar:

Amerika'daki bir kuruluşunun yaptığı araştırmaya göre, dünyadaki Müslüman nüfusu 1,57 milyar.

Pew Din ve Kamu Hayatı Forumu adlı kuruluş tarafından yapılan ve kuruluş yetkililerince "şimdiye kadar din üzerine yapılmış en kapsamlı araştırma" olarak nitelenen araştırmanın sonuçları, dünyada her 4 kişiden 1'inin Müslüman olduğunu ortaya koydu.

Merkezi ABD'nin başkenti Washington'da bulunan kuruluş tarafından 3 yıldır yürütülen araştırmanın 232 ülke ve bölgedeki nüfus sayımı bilgilerine, demografik çalışmalara ve genel nüfus analizlerine dayanılarak yapıldığını belirten yetkililer, sadece birkaç yılı kapsayan verilerin bulunduğu yerlerde ise bu verilerin 2009 yılında ulaşacağı rakamların hesaplandığını kaydetti.

3'TE İKİSİ 10 ÜLKEDE YAŞIYOR

 Üzerinde pek çok tahminin yapıldığı Müslüman nüfus hakkında ilk kez kesin bir rakam veren araştırma, dünyadaki Müslümanların genel bir portresini de çizdi.

Müslüman nüfusun 3'te 2'sinin 10 ülkede yaşadığını ortaya koyan ve Türkiye'yi de Asya kıtası içinde gösteren araştırma sonuçlarına göre, bu ülkelerden 6'sı Asya'da (Endonezya, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, İran ve Türkiye), 3'ü Kuzey Afrika'da (Mısır, Cezayir ve Fas) 1'i de Sahra Altı Afrikası'nda (Nijerya) bulunurken, dünyada Müslüman nüfusun en yoğun olduğu ülke ise 203 milyon Müslüman nüfusun yaşadığı Endonezya. Araştırmada bu ülkede yaşayan Müslüman nüfusun tüm dünya nüfusunun yüzde 13'ünü oluşturduğuna dikkati çekildi.

YÜZDE 60'I ASYA KITASINDA

İslam'ın kalbinin attığı yerin Orta Doğu olmasına karşın Müslüman nüfusun en yaygın olarak Asya kıtasında yaşadığını ortaya koyan araştırmaya göre, dünyadaki Müslüman nüfusun yüzde 60'ından fazlası Asya kıtasında bulunuyor. Dünyadaki Müslüman nüfusun yüzde 20'si Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da, yüzde 15'i Sahra Altı Afrikası'nda, yüzde 2,4'ü Avrupa kıtasında, yüzde 0,3'ü Kuzey ve Güney Amerika kıtasında yaşıyor.

Araştırma sonuçları, Asya'daki Müslüman nüfusun Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki Müslüman nüfustan fazla olmasına karşın, Müslüman çoğunluğa sahip en fazla ülkenin Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da bulunduğunu ortaya koydu.

Nüfus yapısındaki eğilimlerinin çok iyi ortaya çıkarılmasına karşın azınlık olarak yaşayan çok sayıdaki Müslüman hakkındaki incelemenin nüfus eğilimleri kadar iyi yapılamadığına dikkati çekilen araştırmanın sonuçlarına göre, dünyadaki Müslüman nüfusun 5'te birini oluşturan 317 milyon kişi Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde yaşıyor.

HİNDİSTAN'DAKİ 161 MİLYON MÜSLÜMAN "AZINLIK"

Araştırmaya göre, azınlık olarak yaşayan Müslümanların 4'te 3'ü Hindistan (161 milyon), Etiyopya (28 milyon), Çin (22 milyon), Rusya (16 milyon), Tanzanya'dan (13 milyon) oluşan 5 ülkede bulunuyor.

Dünyadaki en kalabalık 3'üncü Müslüman nüfusu barındıran Hindistan'da Müslümanların genel nüfusa oranı ise sadece yüzde 13.

Projenin üst düzey araştırmacısı Brian Grim konuya ilişkin yaptığı açıklamada, "İnsanların çoğu Müslümanların genelde Müslümanların çoğunlukta bulunduğu ülkelerde yaşadığını düşünüyor ama Hindistan'da bu kanaat biraz altüst oluyor" derken, araştırmanın sonuçlarını inceleyen Princenton Üniversitesi doçenti Amaney Jamal de "Bu araştırma dünyadaki 'Araplar Müslümandır ve Müslümanlar Araptır' şeklindeki yaygın kanaati basitçe ortadan kaldırdı" yorumunda bulundu.

Araştırmanın diğer çarpıcı sonuçlarına göre, Avrupa kıtasının toplam nüfusunun 5'te birini Müslümanlar oluşturuyor.

Avrupa'da yaşayan Müslüman nüfusu 38 milyon olarak gösteren araştırmada, 4 milyon Müslümanın yaşadığı Almanya'daki Müslüman nüfusun neredeyse Kuzey ve Güney Amerikada yaşayan 4,6 milyon Müslüman nüfusa eşit olduğuna dikkati çekiliyor.

Araştırma sonuçları, Fransa'da yaşayan Müslümanların sayısının Almanya'dakilerden daha az olduğunu, buna karşın bu ülkedeki Müslüman nüfusun ülkenin genel nüfusa oranının Almanya'dakinden daha yüksek olduğunu gösterdi.

Pew Forumu'ndan yapılan açıklamada, kuruluşun, sonuçları 2010 yılında açıklanacak yeni projesinde ise şimdiki araştırmada açıklanan veriler esas alınarak, Müslüman nüfusun büyüme oranları ile gelecekteki nüfus eğilimlerinin hesaplanacağı belirtildi.

Kuruluş tarafından yapılan açıklamada, ayrıca dünyadaki Hristiyan nüfus hakkında benzer bir araştırmaya gelecek yıl başlanacağı duyuruldu.

 kaynak:  Haber7.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

DTP, Q, Q ve X'i istiyor !

19/9/2009 · Kategori: HABERLER

DTP, Q, Q ve X'i istiyor !

DTP’li Özdal Üçer, X,W,Q ile Türkiye bölünmeyeceğini savundu..

Demokratik Toplum Partisi Van Milletvekili Özdal Üçer, gündemde olan Kürt açılımı kapsamında X, W ve Q harflerinin kullanılmasının Türkiye’yi bölmeyeceğini söyledi. Harf devriminden önce şu anda kullanılan harflerin de olmadığını belirten Üçer, “Bu üç harften dolayı bölünecek bir devlet mantığını esas almak çok ilkeldir” dedi.

Hükümetin başlattığı Kürt açılımı kapsamında içinde X, W, Q harflarinin de bulunduğu yeni bir alfabenin bulunmasının bir sakıncası olmadığını belirten DTP Van Milletvekili Özdal Üçer, Kürt dili fonetiğinde bu üç harfin farklı sözcüklerde kullanıldığını söyledi. Kürt dilini gırtlak dili olduğunu da belirten Milletvekili Üçer, bazı örneklerde vererek şöyle konuştu: “Türkiye’de harf inkilabı yapılmadan önce şu an kullanılan harfler de yoktu. Bilindiği gibi Cumhuriyetten sonra Latin Alfabesi’ne geçildi. Kürt dili fonetiği açısından ve Kürtçe gırtlak dili olduğu için X, W, Q harfleri farklı sözcüklerde kullanılıyor. İşte Kürtler bu sözcükleri nasıl yazıp okuyacaklar. Onun için bu harflarden dolaylı bölünecek bir devlet mantığını esas almak çok ilkeldir. Harften dolayı devlet bölünmez. Bunu gerekçe olarak gösteren bir anlayışı kabul etmiyoruz. Türkiye’nin toplumsal yapısı açısından, Kürtler ve farklı etnik toplumlar için hangi anlamda olursa olsun yenilik yapılması gerekir. Özgürlükçü bir ortam, demokratik birliktelik için herkes bu konuda duyarlı olmalıdır. Başbakan Ahmedi Hani diyor. Başbakan’a serbest de Kürtlere mi yasak.”

                 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

DTP K.IRAK'A GİDİYOR

15/9/2009 · Kategori: HABERLER

DTP K.IRAK'A GİDİYOR

DTP K.IRAK'A GİDİYOR

DTP heyeti PKK'yı ikna için Kuzey  Irak'a gidiyor..
14 Eylül 2009








DTP Genel Başkanı Ahmet Türk başkanlığındaki DTP heyeti, bugün Kuzey Irak'a gidiyor.

Bilgilere göre DTP'li heyet 15-16 Eylül'de Kuzey Irak'ta olacak.
Barzani, Talabani ve Behram Salih ile görüşecek olan DTP heyeti, gezisinin son ayağında Kandil dağına çıkacak ve PKK'lılarla görüşecek.

Bu görüşmenin PKK'ya silah bırakmaya ikna etmek amacıyla gerçekleşeceği belirtilmekte..


             

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1984'ten Bu Yana Urfa'da Şehit Sayısı

14/9/2009 · Kategori: HABERLER

Urfa'nın Şehit Sayısı

PKK’nın eyleme geçtiği 1984’ten bu yana, şehit düşen güvenlik görevlileri ile geçici köy korucularının memleketleri incelendiğinde çok çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor

Pek çok evladı PKK’nın tuzağına düşerek dağlarda yaşamını yitiren Güneydoğu halkının, yüzlerce evladı da PKK’ya karşı savaşıp şehit oldu.

EN FAZLA ŞEHİT'İ ŞIRNAK VERDİ
Türkiye’nin nüfusu en kalabalık üç ili İstanbul,
Ankara ve İzmir dikkate alınmadığında, en fazla şehit veren illerin Şırnak, Diyarbakır, Hakkâri, Mardin, Van ve Kahramanmaraş olduğu görülüyor. Kürt nüfusun yoğun olduğu bu illerin nüfuslarına kıyasla şehit sayılarına bakıldığında, çok çarpıcı bir sonuç ortaya çıkıyor. 270 bin nüfuslu Şırnak, 12.5 milyon insanın yaşadığı İstanbul’dan fazla şehit verdi. Şırnak 303 şehit vererek “en fazla şehit veren il” konumunda bulunuyor. Nüfusu 143 binolan Hakkâri ise 4.3 milyon nüfuslu Başkent Ankara ile eşit sayıda şehit verdi:
264 .

İŞTE İLLERE GÖRE DAĞILIM
Terörle mücadele operasyonlarında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şehitlerinin sayısı 5 bini aştı. 700’den fazla emniyet mensubu ile 1400’e yakın geçici köy Korucusu da
PKK’yla mücadele ederken şehit oldu. Asker, polis ve köy korucusu olarak toplam 7.873 şehidin illere göre dağılımı ise şöyle: 

KAYNAK: SANLIURFA.COM
sehit-haritasi.20090914152636..jpg
 

<_script /><_script />

KKKK

BKAYNAK: SANLIURFA.COMu yazı toplam 869 defa okundu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

14/9/2009 · Kategori: SANLIURFA TARIHI

PEYGAMBERLER ŞEHRİ ŞANLIURFA



Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Orta Fırat Bölümü'nde bulunan Şanlıurfa, doğuda Mardin, kuzeydoğuda Diyarbakır, kuzey batıda Adıyaman, batıda Gaziantep ve güneyde Suriye toprakları ile çevrelenmiş bir sınır şehridir.Şanlıurfa, coğrafi özelliği nedeniyle üzerinde birçok bağımsız devlet ve beyliğin kurulmuş olduğu, değişik kültürel oluşumların kaynaştığı bir yerleşim olmuştur. Gerek tarihinin başladığı ilkçağlarda ve gerekse diğer devirlerde Şanlıurfa, hemen her zaman Doğu ile Batı kültürleri arasında bir köprü olmuştur. Doğu' ya Batı' ya bağlayan ticari ve askeri yolların buradan geçmesi Şanlıurfa'ya geçmiş dönemlerde büyük önem kazandırmıştır.

    Bu tarihi şehrin, ilk kuruluşu hakkında kesin bilgiler yoktur. Meşhur Arap tarihçisi Ebul Faraç'a göre Şanlıurfa, Nuh Tufanı'ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşim merkezinin ilki ve en önemlisidir. Hz. Adem (A.S.)'ın çiftçilik yaptığı, Hz. İbrahim Halil, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi peygamberlerin yaşadığı bu bölge bugün "Peygamberler Şehri" diye anılmaktadır. Hatta Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın mendilinin Şanlıurfa'da bulunmuş olmasından dolayı buraya Dir-Mesih adını vermişlerdir. Şanlıurfa'nın yüzyıllar boyu ayakta durmuş olması, manevi bir himayenin eseri olsa gerektir.

URFA ADININ KAYNAĞI :

Kamusü'l Alam'a göre Urfa'nın eski adı "ur" ya da "Urelkeldaniyn" olup Büyük İskender'in fethinden sonra Mekadonyalılar bu şehri vatanlarındaki "Edessa" yani "Vodina" kasabasına benzeterek bu adla ve "akarsuları güzel" anlamıyla "Kaliroe" olarak adlandırmışlar, Araplar da "Kaliroe" den galat olarak "Ruha" olarak ad vermişlerdir.

Fikret Işıltan'a göre İslam döneminde Diyarı Mudar olarak da adlandırılan bölgedeki Urfa'ya Osrhoene Krallığı döneminde verilen "Osrhoene" adının, Urfa şehrinin Makedonyalılar tarafından "Edessa" adıyla yeniden kuruluşundan, önceki Süryanice "Urhai/Orhai" veya Arapça "Er-Ruha"'nın Latinleştirilmiş biçimi olduğu sanılmaktadır.

Halep salnamelerine göre şehre kısa bir süre (Antiokya/Antakya) adı verilmişse de Prof. Segal'e göre M.Ö. 163'te ölen IV. Antiochus'un sikkeleri üzerindeki (Antioch Callirohae), başka bir kente de ait olabilir. Bir efsaneye göre ise Urfa adı Nemrut'un diğer bir adı olan ve 'Sulak yerde bulunan' anlamına gelen Hewya oğlu "Urhai" den gelmektedir.

Urhai'nin 'güzel akarsular şehri' anlamı, Edessa'nın Makedonya'daki Edhessaisos ırmağının kenarındaki şehir ve bu kentin sonradan aldığı ad Vodina'nin Makedonca su anlamına gelmesi, Kalliroe'nin 'çeşme' ya da 'akarsuları güzel' anlamı belli olduğuna göre Urfa adının kaynağı konusunda henüz bir sonuca ulaşılamamışsa da bütün rivayetlerin 'su' ya çıktığı tartışmasızdır.

ESKİ ÇAĞLARDA ŞANLIURFA :

Şanlıurfa'nın bilinen belgesel tarihi M.Ö. 2000 yıllarında Hurri-Mitanni ile başlar. Bu devletin başkenti Vaşugan (Resul Ayn)'di. Bu dönemde Şanlıurfa büyük bir kültür merkezi olmuştur. Daha sonra büyük tarihi göçlerle bu bölgeye Sümerler ve Sümer Uygarlığı hakim olmuştur.Sümer, Akat ve Elam Uygarlıkları'na tanık olan Şanlıurfa ve çevresinde Keldani, Hurri, Mitanni ve Asur uygarlıkları da egemen olmuştur.

Asur devletini kuran, devlet merkezi Asur Şehri'ni yaptıran I.Şemis Ruman'dır. Asur Devleti'nin M.Ö. 606 yılında yıkılmasından sonra M.Ö. 4. yy'da Keyhüsrev kumandasında İran orduları tarafından Pers egemenliği altına sokuluncaya kadar Şanlıurfa, ateşgede merkezi olarak yeryüzünde çok önemli bir uygarlık bölgesi sıfatıyla tarih boyunca ün ve önem kazanmıştır. Bu arada Asur Prensleri, başkenti Harran olan yeni bir Asur Krallığı kurmuşlardır. Bu devletin ömrü pek kısa olmuş, Harran, Pers kavimleri tarafından tahrip edilmiş ve son Asur Prensliği de tarihe karışmıştır.

Şanlıurfa M.Ö. 332 tarihine kadar Pers İmparatorluğu yönetiminde kalmıştır. Pers Kralı III. DARA (Daryus) İsos Savaşı'nda Mekadonya Kralı İskender'e yenilince, Yukarı Mezopotamya ve dolayısiyle Şanlıurfa, Makedonyalılar'ın eline geçmiştir. Şanlıurfa bundan sonra Helen Uygarlığı'nın bir kültür merkezi olmuştur. Büyük İskender, Hindistan seferi dönüşünde ölünce, yönetimi altındaki ülkeler, generalleri arasında taksim edilmiştir. Şanlıurfa General Selefkos'un yönetimine girmiştir. Selefkos, Şanlıurfa'ya İskender'in Makedonya'da doğduğu şehrin adı olan 'Edessa' adını vermiştir. Helen yönetimi ve kültürü Şanlıurfa'da 237 yıl sürmüştür. Selefkoslar dönemi, Romalılar'ın Pompeus kumandasındaki ordularının Urfa'yı almalarıyla tarih sahnesinden silinmiştir. Bu olayla Şanlıurfa'ya Romalılar hakim oluştur.

ŞANLIURFA'DA OSRHOENE KRALLIĞI :

Helenizm devrinde Selefkos Devleti'nin son yıllarında Mezopotamya'da birtakım beyliklerin kurulduğunu görmekteyiz. Bu kavimler zamanla kuvvetlenerek merkezi Şanlıurfa olmak üzere Osrhoene Krallığı'nı kurmuşlardır. (M.Ö.132)Latin tarihçilerinden Tasitüs ve Pelin, Osrhoene krallarını Abgar diye adlandırmışlardır. Hıristiyanlık dininin V. Abgar (Ukama) zamanında Şanlıurfa'da yayıldığı ve Ukama'nın Hz. İsa'yı Şanlıurfa'ya davet ettiği rivayet edilmektedir. Osrhoene Krallığı M.Ö.132 yılında kurulmuş ve M.S.244 yılına kadar bağımsız yaşamıştır. Bilahare Roma'nın hakimiyetine girmiştir. Roma idaresinde Şanlıurfa sıradan bir şehir iken, Roma İmparatoru Büyük Konstantin zamanında ehemmiyeti anlaşılarak eyalet haline getirilmiştir. (M.S.349)Osrhoene Krallığı devrine ait Şanlıurfa'daki tarihi eserlerin en kıymetlisi Kale'deki çifte sütundur. Halk tarafından bu sütunlara mancınık denilmektedir. Bu sütunlar Osrhoene krallarından Eftuha tarafından eşi Şalmet adına dikilmiştir. Bu sütunlardan başka civarında bir çok esere rastlanmaktadır.

Yaklaşık dörtyüzyıl ayakta kalan bu krallık, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra gelişmeye başlamıştır. Bu krallığın yükselme dönemi Hıristiyanlıkla başladığı gibi yıkılışı da Hıristiyanlıkta baş gösteren mezhep çatışmalarından olmuştur. Sonunda yıkılmaya yüz tutmuş, M.S.244 yılında Roma hakimiyetine girmiştir.Roma İmparatorluğunun Batı ve Doğu diye ikiye bölünmesi üzerine Şanlıurfa Doğu Roma İmparatorluğunun sınırları içinde kalmıştır. Şanlıurfa uzun yüzyıllar tarihte Bizans İmparatorluğu diye anılan bu yeni devletin idaresi altında kalmıştır. Bizans ve İran'ın yüzyıllar boyu devam eden kanlı boğuşmalarında Şanlıurfa daima ön safta yer almış ve elden ele geçmiştir. Bu olaylar şehrin yıpranmasına harap olmasına sebep olmuştur.

ŞANLIURFA'DA ARAP HAKİMİYETİ DEVRİ:

İslamiyetin doğuşu yıllarında Şanlıurfa Bizans İmparatorluğu idaresinde bir eyalet merkezidir. Bizans tahtında Heraklius Şanlıurfa eyaletinde de vali ve kumandan olarak Hoannnes gibi Bizans'ın güçlü bir generali bulunuyordu.Hicretin 18. yılında (640) İslam Devleti'nin başında oldukça yetenekli, adalet timsali Hz. Ömer, Suriye'deki İslam ordularının başında ise Hz. Übeyt İbni El Cerrah gibi değerli bir kumandan bulunmaktaydı. Bu dönemde Şanlıurfa Bizans'tan alınarak M.S.640 yılında Arap ve İslam topraklarına katılmıştır. Şanlıurfa, Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra şehrin nüfusu tesbit edilmiş ve kadastro cetvelleri tanzim edilmiştir. Halk artık aradığı huzur ve emniyete kavuşmuştur. İyat Şanlıurfa'nın fetih işini tamamladıktan sonra bu bölgeye vali olarak atanmıştır. İyat'tan sonra Şanlıurfa Valiliği'ne Sait İbni El Amur tayin edilmiştir. El Amur Şanlıurfa'da Müslümanlığın ilk yapısı olan ve Hz. Ömer'e adanan "Ömeriye Camii"ni yaptırmıştır. Bugün bu cami Kazancı Pazarı'nda bulunmaktadır. Arapların, Diyar-ı Mudar adını verdikleri Şanlıurfa, bu dönemde Ruha diye anılmaktaydı.Hz. Osman zamanında Şanlıurfa ve tüm El Cezire eyaleti Şam'a bağlanarak Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye'nin yönetimine bırakılmıştır. Şanlıurfa artık İslam'ın bir sınır şehridir. Hulefai Raşidin döneminden sonra Şanlıurfa, Emevi yönetiminde 90 yıl büyük bir sükun ve huzur içerisinde gelişmesini sürdürmüştür. Miladi 750 yılında Emevi-Abbasi çatışması sonucunda Emeviler'in kesin yenilgisinin ardından Abdullah Bin Ali komutasındaki Abbasi orduları ciddi bir direnişle karşılaşmadan Şam ve Şanlıurfa havalisini Abbasi yönetimine bağlamıştır.Abbasoğulları Devleti'nin en büyük hükümdarı Harun El Reşit zamanına kadar El Cezire'nin en önemli iki şehri olan Şanlıurfa ve Harran, sürekli gelişmiş ve bu dönemde tarihinin en parlak dönemini yaşamıştır. Bu büyük hükümdarın 809 yılında ölümüyle diğer eyaletler gibi El Cezire eyaleti de önemini kaybetmiştir ve iki kardeş arasında (El Emin-El Memun) başgösteren taht kavgası yüzünden, sürekli ayaklanmalara sahne olmuştur. 1258 yılına kadar devam eden bu kargaşa sonunda Cengiz Han'ın torunu Hülagu Han, Bağdatı alarak Abbasoğulları Devleti'ne son vermiştir. Böylece, Şanlıurfa ve Harran şehirlerinin ulaşmış oldukları yüksek kültür ve parlak dönemler Abbasoğulları ile beraber yıkılmıştır.

Abbasoğulları Devleti 508 yıl yaşamış, dünya politika ve kültürü üzerinde yüzyıllar boyu etkili olmuştur. Özellikle Harran ve Harran'daki üniversite yani Büyük Cami, Moğol istilasından sonra bir daha eski durumuna gelememiştir.Harun Reşid'in bir diğer oğlu El Mutasım döneminde Arap kabileleri Şanlıurfa ve havalisinde küçük beylikler kurmuşlarsa da kendi aralarındaki kabile kavgaları sonunda zayıf düşmüşler, Bizanslılar Şanlıurfa'yı yeniden işgal etmişlerdir. Bu işgalle beraber Şanlıurfa yeniden büyük bir katliam ve yıkıma sahne olmuştur. Şanlıurfa uzun süre huzur ve sükuna kavuşamamış ve kanlı rekabetlerin baskısı altında yaşamak bahtsızlığına katlanmıştır.

ŞANLIURFA'DA SELÇUKOĞULLARI VE TÜRK HAKİMİYETİ :

Şanlıurfa tarihinde ilk kez Selçukoğulları'nın istilası ile Türk egemenliğine girmiştir. Bu devlet, Anadolu'yu ebedi bir Türk yurdu yapmıştır. Bu genç Türk devletinin ikinci sultanı Alparslan 1071 yılında Bizans'a karşı kazandığı Malazgirt Savaşı'yla Anadolu kapılarını yeniden Türkler'e açmıştır.

Üçüncü Selçuk Sultanı Melik Şah, babasının yolunda yürüyerek Selçuklu İmparatorluğu'nun hudutlarını genişleterek, yolu üzerinde bulunan Şanlıurfa'yı kısa bir kuşatmadan sonra Bizans'tan kurtarmış ve şehri, komutanlarından Bozan Bey'in idaresine bırakmıştır (1087).Şanlıurfa uzun yıllar hasret kaldığı huzur ve sükuna Selçuklular ile birlikte yeniden kavuşmuştur. Baştanbaşa harap olan şehir yeniden imar edilmiştir.

HAÇLI SAVAŞLARINDA ŞANLIURFA :

Şanlıurfa, Selçuklular idaresinde huzur ve sükun içerisinde yaşarken 1089 yılında Hacı olarak Kudüs'ten Avrupa'ya dönen Fransız asıllı Papaz Piyer Lermit, İslam Dünyası'nda görmüş olduğu refah ve saadeti Avrupa'da uğradığı yerlerin halkına anlatıyor ve Mesih'ten getirdiğini öne sürerek şu müjdeyi yayıyordu."Bir Müslüman öldüren cennete girecektir."

Hıristiyan Avrupa'sında açlık, yağma ve servet edinme arzusu taassup ve cehalet içindeki halk tabakaları Piyer Lermit'in mahirane gayretiyle harekete geçiyor ve Haçlı Orduları güruhlar, dalgalar halinde İslam yurdu Anadolu'ya akmaya başlıyordu.

Bu insanlık dışı saldırıların başlangıcında Selçuklu Devleti ikiye bölünmüş, Selçuk oğullarında taht kavgaları başlamıştır. I. Haçlı Seferi'nde büyük bir Haçlı topluluğu etrafı yakıp yıkarak Kudüs'e girerken başka bir topluluk da Fransız komutanlarından Baudouin komutasında Şanlıurfa'ya giriyordu. (1098)Merkezi Şanlıurfa olmak üzere kurulan bu kontluk yörede 48 yıl Latin Krallığı olarak hüküm sürmüştür. Şanlıurfa 1146 yılında Musul Atabeyi Alaattin Zengi'nin oğlu Nurettin Mahmut ve onun Başkomutanı Selahattin Eyyubi tarafından geri alınarak Fransız Kontluğu'na son verilmiştir. Şanlıurfa'nın Türkler tarafından geri alınması, II. Haçlı Seferi'ne sebep olmuştur. Selahattin Eyyubi'nin hatırasına kardeşi Adil Şah tarafından Selahattin-i Eyyubi Medresesi yapılmıştır. (bugünkü Yıldız Meydanı'nda bulunan Vakıflar Müdürlüğü binası)II. Haçlı orduları Selçuklu sultanlarından I. Mesut tarafından Eskişehir'de imha edilmiş ve böylece Şanlıurfa yeni bir Haçlı istilasından kurtarılmıştır.

OSMANLILAR DEVRİNE KADAR ŞANLIURFA :

Selçuklu Devleti'nin yıkılışından sonra Şanlıurfa 1250 yılına kadar Eyyubi Devleti'nin yönetiminde kalacaktır. Eyyubi Devleti'nin yıkılışıyla Şanlıurfa Timur'un istilasına uğramıştır. Dicle'yi geçip Rasul-ayn bölgesindeki Türkmen Boy ve Oymaklarını darmadağın eden Timur, daha sonra ordularıyla Şanlıurfa'ya girmiştir. Bu arada Harran'da tahrip edilmiştir (1404).

Akkoyunlu hükümdarlarından Karayülük Osmanbey, Timur ordularının Anadolu'dan çekilmesinden yararlanarak Şanlıurfa'ya girmiş, şehrin idaresini oğlu Habil'e bırakmıştır. Fakat 1426'da Mısır Memlukluları şehri kuşatıp Vali Habil'i esir alarak Mısır'a göndermişlerdir. Bu olayla birlikte Şanlıurfa, Mısır yönetimine geçmiştir.

Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osmanbey, 1435 yılında öldüğü zaman ülkesini, oğulları aralarında taksim etmişlerdir. Bunların içinde Karayülük Osman Bey'in veliahtı olan Ali Bey, Mısır Sultanı'ndan muvafakat alarak Şanlıurfa yönetimini oğluna vermiştir. Ali Bey, Mardin Valisi Hamza Bey'e mağlup olunca önce Osmanlı Padişahı II. Murat'a, sonra da Mısır Sultanı Çakmak'a sığınmıştır. Böylece, Akkoyunlu yönetiminde olan topraklar Hamza Bey'in eline geçmiştir.Hamza Bey'in 1444'de ölümüyle Ali Bey'in oğlu Cihangir, Hamza Bey'in yerine geçmiş, ancak Şanlıurfa'nın idaresini kardeşi Kuveys'e bırakmıştır. Şanlıurfa 1450 yılında Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah döneminde Karakoyunlu yönetimine girmiş, fakat Kuveys bir yıl sonra şehri ve kaleyi tekrar geri alarak Karakoyunlular'ı Şanlıurfa'dan kovmuştur. Böylece Şanlıurfa, Memluklar'a bağlı olmak şartıyla Karakoyunlular ile Akkoyunlular arasında sürekli el değiştirmiştir.

Şanlıurfa'daki Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın yaptırmış olduğu Hasan Padişah Camii halen kullanılmaktadır. Şanlıurfa 16.yy'ın başında İran'da kurulan Safavi egemenliğine geçmiştir.

OSMANLILAR DEVRİNDE ŞANLIURFA :

16.yy başlarında Safavi hükümdarı Şah İsmail, Akkoyunlu Devleti'ni ortadan kaldırdığı zaman Akkoyunlu prenslerinden Sultan Yakup'un oğlu Murat, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e sığınmıştı. Yavuz Sultan Selim İran seferine çıkarken Prens Murat'ı da yanına almış, ne var ki Murat 1514'de Safaviler'in elinde bulunan Şanlıurfa Kalesi kuşatmasında öldürülmüştür. Bu olay, Yavuz Sultan Selim'i son derece müteessir etmiştir. Yavuz Sultan Selim, İran seferini tamaladıktan sonra Diyarbakır Beylerbeyi Bıyıklı Mehmet Paşa'yı Şanlıurfa'nın fethine memur etmiştir. Bıyıklı Mehmet Paşa Safavi kuvvetlerinin Mardin'in 15 km güneybatısındaki Koçhisar'da yenmiş ve böylece bu bölgede Safavi gücü tamamen yıkılmış, kültür ve ticaret merkezi olan Şanlıurfa ve çevresi de Osmanlı İmparatorluğu yönetimine katılmıştır. (4 Mayıs 1516)

Şanlıurfa, Osmanlı idaresinin ilk zamanlarında Diyarbakır eyaletine bağlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan idari teşkilatla Vilayet yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman , İrakeyn Seferi sırasında, Şanlıurfa'da 16 Kasım 1535'te iki gün konaklamıştır.

Şanlıurfa 16.yy sonlarında yeniden kanlı olaylara sahne olmuş, bölgede çıkan ve tarihte Celali İsyanları diye bilinen ayaklanmalar, devlet tarafından bastırılmıştır.Urfa 1818'de Halep'e tayin edilen Hurşit Ahmet Paşa zamanında kaza haline getirilerek Halep eyaletine bağlanmıştır.

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa Osmanlı ordularıyla Nizip'te çarpışmış ve bu savaştan galip çıkmıştır. Bu olayla birlikte Şanlıurfa Mısırlılar'ın istilasına uğramış ve bu istiladan çok zarar görmüştür. Şanlıurfa ve çevresi 4 yıl kadar Mısırlılar'ın elinde kalmıştır (1839).Daha sonra Şanlıurfa, Maraş, Kozan ve Adana sancakları birleştirilerek Halep Vilayetine bağlanmıştır. Bu büyük vilayetin valiliğine de Ahmed Cevdet Paşa getirilmiştir. Şanlıurfa, 1867/68'de Halep'in sancağı, kaza iken I. Dünya Savaşı sıralarında da müstakil sancak olmuştur. I. Dünya Savaşı'ndan sonra İngilizler Mondros Mütarekesi'ne istinaden 7 Mart 1919'da Şanlıurfa'yı işgal etmişler, kısa bir süre sonra da Fransızlara terk etmişlerdir. Sevr Antlaşması'na göre (10 Ağustos 1920) Şanlıurfa, Fransız mandası altına giren Suriye'ye terk edilmiştir. Fakat bu karar uygulanamamıştır.

Şanlıurfalı, Milis Kuvvetleri oluşturarak Fransız işgaline karşı koymuş ve 11 Nisan 1920'de şehri kurtarmıştır. Daha sonra İtilaf Kuvvetleri ile imzalanan Ankara Antlaşması'yla (21 Ekim 1921) Şanlıurfa Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra da, 1924'te vilayet olmuştur.

KURTULUŞ SAVAŞINDA ŞANLIURFA :

Urfa ve çevresi, mütarekenin kapsamı dışında kalmasına rağmen Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesi bahane edilerek 7 Mart 1919 (Resmi belgelere göre 24 Mart) tarihinde İngilizler tarafından işgal edilmiştir.

30 ekim 1919 tarihine kadar süren İngiliz işgalinde, Urfa'da belirtilmeye değer önemli olaylar gelişmemiş, ne varki İngilizler işgal süresince, aşiretleri silahlandırarak birbirlerine düşürmeye çalışmışlardır. İngilizler, petrol bulunan bölgelerde kısmen başarılı olmuşlardır. Böylece, bölgede "İngiliz Muhibbi" aşiretler ortaya çıkmıştır.İngiltere ile Fransa arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması'yla bölge nüfuz alanlarına ayrılmış ve Urfa 15.9.1919 tarihli "Suriye ve Kilikya'da İşgal Kuvvetlerinin Değiştirilmesine İlişkin İngiliz-Fransız Anlaşması" gereğince Fransa'nın payına düşmüştür.

Urfa, 30-31 ekim günlerinde Fransızlarca işgal edilmiştir. İşgal kuvvetlerinin ancak 100 kadarı Fransız, geri kalan büyük kısmı ise çoğu Müslüman olan sömürge askerlerinden oluşmuştur.Şehirde, Jandarma Komutanı Ali Rıza Bey'le Belediye Reisi Hacı Mustafa'nın önderliğinde oluşturulan Müdafaai-Hukuk Cemiyeti, giderek güç kazanmış ve gelişmiştir. Cemiyetin varlığını haber alan Fransızlar, Ali Rıza Bey'i Fransız karargahına çağırarak tutuklamış, ancak Ali Rıza Bey bir yolunu bulup Siverek'e kaçmıştır. Bu olaya, çok sinirlenen Fransızlar, halkı yıldırmak için sert uygulamalara yönelmiş bununla da yetinmeyerek memurların atanmasından belediye bütçesinin düzenlenmesine kadar her alanda yönetimi ele geçirmeye çalışmışlardır.

Binbaşı Ali Rıza Bey'in yerine atanan Yüzbaşı Ali Saip bey, 29 aralık 1919 tarihinde Urfa'ya gelmiş, burada harekete hazır bir Cemiyet bulmuş ve görüşmelere başlamıştır.

15 Ocak 1920'de bir ayaklanma planlayan Ali Saip Bey, bu girişiminin Fransızlarca haber alınması üzerine Siverek'e kaçmıştır. Siverek'te Cudi Paşa ve Mehmet Emin Bey gibi aşiret ileri gelenleriyle görüşüp kuvvet toplayan Ali Saip Bey; Badıllı Sait Bey ile İzollu Bozan Bey kuvvetlerinin de katılmasıyle oluşan millî kuvvetlerle 7 Şubat günü Karaköprü Köyü'ne gelmiştir. Fransızlara şehri 24 saaat içinde boşaltmaları için gönderilen ültimatom kabul edilmeyince Urfa Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin yöneticilerince karşılanan kuvvetler, Cemiyet Milisleri'yle birlikte şehri işgal etmiş ve Fransızları yerleştikleri binalarda kuşatmışlardır. Suruç ve Akçakale aşiretlerinin de katılmasıyle düşman kuvvetinin çok üzerinde bir kuvvet oluşmasına rağmen, savaşanların düzenli birlik disiplininden uzak olmaları ve savaşçıların iyi yönetilememesi yüzünden bu kuşatma hem uzamış, hem de çok kayıp verilmiştir.

Kuşatmanın uzaması her iki tarafı da yıpratmış ve karamsarlığa düşmelerine yol açmıştır. Urfalılar sık sık resmi (askeri) kuruluşlardan düzenli birlik gönderilmesini istemiş, ancak düzenli birlik göndermenin Fransa'ya savaş ilanı anlamına geleceğini düşünen hükümet buna yanaşmamıştır. Erzaklarını tüketen ve artık katırları kesip yemeye başlamış olan Fransızlar, Cerablus'dan bekledikleri yardım gelmeyince Urfa'dan 'şerefle' ayrılmanın yollarını aramaya başlamışlardır. Bulunan çözüm şöyle olmuştur: Ermeniler Türkler'e başvurup, "Fransızlara, Ermenilerin yiyeceklerinin bittiğini, kuşatma sürerse açlıktan öleceklerini söylerseniz bizi bu durumdan kurtarmak için şehri terkederler," diyecekler; bunun üzerine Fransızlar 'insani' duygularla şehri terkedeceklerdi. Ancak Ermeni cemaati bu formüle yanaşmamıştır.

Bu gerekçeyle şehrin boşaltılması gerçekleşirse, Fransızlar gittikten sonra Urfalılar, "Fransızlar sizin için geldi ve sizin hatırınız için gittiler" diyerek Ermeniler'den öç almaya kalkabilirlerdi. Bunun üzerine Fransızlar Amerikan Yetimevi Yöneticisi Mis. Holmes'la bağlantı kurmuşlar, Müdafaai Hukuk Cemiyeti ile yapılan görüşme sonucunda da birtakım şartlarla Urfa'dan gitmeyi kabul etmişlerdir. Buna göre Ermeniler'in can güvenlikleri sağlanacak, Amerikalılar'ın malları ve hakları korunacaktı. Urfa'da ölen Fransızların mezarlarına saygı duyulacak, ağırlıkların taşınması için yük arabaları ve deve verilecekti. Esirler geri verilecek, Urfa eşrafından 10 kişi gidecekleri yere kadar onlara eşlik edecekti.

Eşraftan on kişi yerine Jandarma Teğmeni Ömer İzzet Efendi komutasındaki on jandarma eşliğinde, geceyarısı, Suruç yolundan Cerablus'a doğru hareket eden Fransızlar'ın şehri terkediş şekli, Müdafai Hukuk Cemiyeti Üyeleri'nin bir bölümü Ali Saip ve bazı Cemiyet üyelerinin şartları kabul etmelerini içlerine sindirememişlerdi. Gece, Fransızlar'ın geçecekleri yol üzerinde, Şebeke Boğazı'nda mevzilenen milis ve aşiret kuvvetleri Fransızlar'la gün doğuşuna kadar çatışmışlardır. Silah seslerinin duyulması üzerine bütün şehir halkı, Şebeke'ye koşmuştur. Üç saat süren çatışma sırasında Urfalılar çok kayıp vermiş; Fransızlar'ın kaybı ise 296 ölü ve 67 yaralı olmuştur. 140 kadar Fransız da esir edilerek Urfa'ya getirilmiştir. Urfa'nın kaderini belirleyen ve şehre yıllar sonra "Şanlı" ünvanını kazandıran bu Savaş 11 Nisan 1920 günü meydana gelmiştir.

TBMM TARAFINDAN URFA'YA "ŞANLI" ÜNVANININ VERİLMESİ :

Urfa milletvekili Osman Doğan ve 17 arkadaşının, Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlıktan dolayı Urfa ili adının "Şanlıurfa" olarak değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi TBMM tarafından 12.6.1984 tarihinde kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Urfa ilinin adının Şanlıurfa olarak değiştirilmesi hakkındaki 3020 sayılı kanun 22 Haziran 1984 tarih 18439 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

 

 

 

ŞANLIURFA

                              

 

Mezopotamya’nın en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Şanlıurfa, su kaynaklarına yakın olması ve ticaret yolları üzerinde bulunmasından dolayı tarih boyunca stratejik bir öneme sahip olmuştur. Kentin 11 bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Merkeze bağlı Örencik köyü sınırları içinde yer alan Göbekli Tepede yapılan kazılarda ele geçen buluntular bu tarihi geçmişi kanıtlamaktadır. M.Ö. 9 binli yıllara uzanan bu süreçte; Ebla, Akkad, Sümer, Babil, Hitit, Hurri-Mitanni, Arami, Asur, Pers, Makedonya, Roma, Bizans gibi uygarlıkların egemenlikleri altında yaşayan Urfa 1094 yılında Selçuklu topraklarına katılmış, 1098’de Haçlı kontluğu idaresine girmiştir. Eyyubi, Memluk, Türkmen aşiretleri, Timur Devleti, Akkoyunlular, Dulkadir Beyliği, Safevilerden sonra da Osmanlı sınırları içine katılmıştır.

Şanlıurfa’nın bilinen en eski ismi Aramiler tarafından verilen Urhay idi. M.Ö. 3. yüzyılda, Makedonya krallığı İskender döneminde Anadolu’ya girince Güney-Doğu Anadolu Bölgesi ve Urfa Makedonların eline geçti. Makedonlar “Suları Bol” anlamına gelen Edessa ismini vermişlerdir. Edessa o dönemde Makedonya’nın başşehrinin ismi idi. Urfa adının kaynağına ilişkin çok sayıdaki savdan hemen hiçbiri kesinlik kazanmamıştır. Bunlardan biri, Urfa adının süryanice “Urhai” sözcüğünden türediği, Urhai’nin ise Arapça “Suyu Bol” anlamına gelen Er-Ruha’dan kaynaklandığı yolundadır. Urhai’nin Orhe, Orhai gibi farklı kullanışları sonunda Urfa adı ortaya çıkmıştır. Süryani Vakayinamesi’ne göre bu ad Hewya’nın oğlu Urhai’den gelmektedir.

Ayrıca Hitit Vesikalarında geçen Ruhua veya Ruj’uanın bugunkü Urfa olduğu iddialar arasındadır.                                                                                               

           1919 yılından önce İngilizlerin daha sonrada Fransızların işgaline uğrayan Urfa 11 Nisan 1920’de işgalden kurtarılmış, 1984 yılında T.B.M.M. tarafından çıkartılan bir yasa ile Ulusal Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlık nedeniyle “Şanlı” ünvanını almıştır.                 Şanlıurfa kenti dini, arkeolojik, folklorik değerleri ile köklü bir kültür tarihine sahiptir. Büyüleyici bir çok uygarlık bu kenti, bir bölümü hala keşfedilmeye çalışılan 11.000. yıllık geçmişin varisi kılmıştır. Bu topraklar tapınakları, kiliseleri, camileri, medreseleri, sarayları ve kervansarayları ile geçmişi her an yaşar gibidir.

 

MİMARİ YAPI:

 

  Şanlıurfa’nın şehir dokusunu süsleyen çarşılar, evler, konaklar, çeşmeler, hamamlar, su kemerleri, köprüler, camiler, türbeler kale ve surlar kentin tarihi ve toplumsal silüetini yansıtır durumdadır.

 Osmanlı Döneminin ticaret mekanlarını günümüzde yaşatan Gümrük Hanı, Kazzaz Pazarı (Bedesten), Sipahi Pazarı, Kürkçü Pazarı, Keçeci Pazarı, Attar Pazarı, Oturakçı Pazarı,Kasap Pazarı gibi tarihi çarşılar kentin ticaret yaşamına canlılık kazandırmaktadır.

Haremlik ve selamlık bölümleri ile, dışarıya bağlantıyı sağlayan zarif çardak(köşk)larıyla,sıcağın evdeki yaşamı etkilememesi için oluşturulmuş eyvanlarıyla “Şanlıurfa Evleri”, Anadolu konut mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Hacı Bekir Pabuççu Evi, Kürkçüzade Halil Hafız Efendi Evi, Mahmut Nedim Efendi Konağı, Küçük Hacı Mustafa Hacıkamiloğlu Konağı günümüze ulaşan örneklerdir.               

Veli Bey, Sultan, Vezir, Cıncıklı, Eski Arasa, Serçe ve Şaban Hamamları ile Hekim Dede,Firuz Bey,Şeyh Saffet Çeşmeleri; Karakoyun Su Kemeri,Hacı Kamil,Ali Saib Bey ve Hızmalı Köprü “su mimarisinin” yaşayan eserleridir.

Cami ve   türbelerde   Şanlıurfa’nın “Peygamberler  Şehri”  olarak anılmasını destekler niteliktedir. Ulu Cami, Halil-Ür Rahman, Eski Ömeriye, Nimetullah, Kadıoğlu,Hasan Padişah, Rızvaniye camiileri ile Şeyh Mesud, Çift Kubbe, Seyyid  Maksud Türbeleri “dini mimari” örneklerinden birkaçıdır. Şanlıurfa’yı çevreleyen kale ve surlar da kenti süsleyen askeri yapılar arasındadır.

                                                              

 ŞANLIURFA İLİNDE ÖNDE GELEN TARİHİ VE ARKEOLOJİK ESERLER:

 

Şanlıurfa ilinde  korunmasına karar verilmiş başta 329 tarihi ev, 39 cami, 12 han, 15 köprü olmak üzere birçok tarihi eser bulunmaktadır. İldeki tescilli eserlerin toplam sayısı 1100 civarındadır.

İlimizde  bulunan belli başlı eserler arasında; Şanlıurfa Kalesi, Şanlıurfa Ulu Cami, Mevlid-i Halil (Dergah), Balıklıgöl, Hz Eyyüp Mağarası, Gümrük Hanı, Kapalı Çarşılar, Karakoyun Deresi Su Bendi, Hızmalı Köprü, Millet Köprüsü, Tarihi Kışla(Millet)Hanı, Reji Kilisesi, Selahattin Eyyubi Camii, Mahmutoğlu Kulesi,  Nemrut Tahtı (Der Yakup), Harran ve   Harran Kalesi, Harran Ulu Cami, Harran Höyük, Şeyh Yahya Hayat el-Harrani Türbesi, Geleneksel  Harran Evleri, İmam Bakır ve Cabir el-Ensar Türbeleri, Han El-Ba’rür Kervansarayı, Bazda Mağaraları, Şuayb Şehri, Soğmatar Harabeleri,  Çimdinli Kale, Birecik Kalesi, Çarmelik Kervansarayı; Sultantepe Höyüğü, Titris Höyüğü, Nevaliçori Höyüğü, Şaşkan Höyüğü, Lidar Höyüğü, Söğüt Höyüğü, Hasek Höyüğü, Kurban Höyüğü, Göbeklitepe-Gürcütepe Höyüğü, Tilmusa- Tilbaş Höyüğü gibi eserler  sıralanabilir.

 

SOĞMATAR                                      

Şanlıurfa, Mardin yolunun 35. km'sinde Mercihan Nahyesinin ilersinde sağa ayrılan 30 km şose yol Tek Tek Dağları arasından bizi Soğmatar kentine götürür. Soğmatar Şanlıurfa'dan 65 km uzaklıktadır. Sumatarla (Yardımcı) Soğmatar kelimelerinin birbiriyle karıştırılmaması gerekir. Sumatar Şanlıurfa Akçakale yolu üzerinde 29 km Şanlıurfa'dan uzaklıkta ilin güneyine düşer, Soğmatar ise Şanlıurfa Mardin istikametindedir.

Soğmatar M.S.1 ve II. Yüzyılda Süryaniler tarafından iskan edilen bir höyük ve bunun üzerinde M.S.11 Yüzyıla ait kale, burç ve kalıntılarıyla köy içersinde dini yapı kalıntıları bulunmaktadır. Soğmatarda kökü Harran Sin Kültürüne dayanan sabizim ve Baştanrı Marilaha'nın kültür merkezi olduğu bilinen örende baştanrıya ve mukaddes gezegenlere (Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs, Merkür) ibadet edilen ve kurban kesilen açık hava mabedi olup, önemli kalıntıları teşkil etmektedir. Bu mabedin duvarlarında Süryanice yazılar ve gezegenleri tasvir eden insan rölyefleri işlenmiştir. Ayrıca kalenin batısında bulunan tepe üzerindeki kayalar üzerinde Tanrıları tasvir eden rölyefler ve Süryanice yazılar bulunmaktadır.

            Soğmatar’da Roma devrine ait çok sayıda kaya mezarları bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi anıt mezar özelliği taşıyan üç tanesi köyün kuzey batısındadır. Soğmatar şehrinde görülmeye değer tarihi şehir kalıntılarına rastlanmakta olup, görülünce gerçekleri ortaya koyan özelliklere rastlanır.

 

ŞUAYP ŞEHRi

 

Soğmatardan güneye doğru devam eden şose yoldan 17 km (Şanlıurfa'dan 82 km) bugün Harran bucağına bağlı Özkent adıyla anılan tarihi Şuayp şehri harabelerine varılmaktadır. Ören yerindeki mevcut kalıntılar Romalılar devrine aittir. (M.Ö.96-M.S.395) Şuayp şehrinde yapılmış mağaralar, bina kalıntıları ve taş kemerler görülmeye değer tarihi ve turistik büyük konaklar saraylar tarihin kalıntı simgeleri olup, halen özelliklerini kaybetmemiştir.

Hz. Musa Şuayp Peygamberin yanında 7 yıl çobanlık yapmış ve sihirli asasını Şuayp Peygamberden burada almıştır. Şuayp Şehri Romalılardan Arap akın ve saldırılarına maruz kalarak, Arap-Roma çekişmesi Kavatlara fırsat vererek şehri istila etmişlerdir. M.S.548 yılında Sasanilerin bir gece baskını ile Şuayp Şehri Kavatlar tarafından istila edilmiş, M.S. 638 yılında Arap Devri başlarken Şuayp Şehri Hakem Bin Hişam tarafından zapt edilen şehir 1030 yılında Bizanslıların, 1043 yılında Flarabusun eline geçen, 1096 yılında Selçuklu kumandanı Emir Bozan Bey tarafından alınır, daha sonra Musul Atabeyi Nurettin Zengi tarafından zapt edilir. Şuayp şehri Moğol tahribine uğrayarak yağma edilmiş, Selçukluların ve İranlıların elinde devamlı el değiştirerek sonunda Türkmen aşiretlerinin elinden Akkoyunlu Devleti tarafından imha edilerek köy haline getirilmiştir.

 

HAN-EL BAĞRUR KERVANSARAYI

 

Harran ilçesinden 23 km uzaklıkta, Selçuklu mimarı tarzında yapılmış olup, eski Halep, Bağdat, Urfa Kervanyolu üzerindedir.

65x66 metrelik bir alan üzerinde inşa edilmiş olan kervansarayın kuzey cephesindeki portal kitabesinde 826 (1128-1129) tarihinde

 Elhaç Hüsamettin Ali Bey İmat Bin İsa tarafından yapıldığı yazılıdır. 8 metrelik bir tünelden girilip, tünelin sağ tarafında bir mescit sol tarafında Hanın muhafız odaları, gözetleme kulesi, avlunun sağ tarafında misafirhaneler, ön ve arka taraflarında ise aşhane, erzak deposu, bedestenler yer almaktadır. Kervansarayın giriş kapısı üzerinde Selçuklu ve Arap sülüsü ile yazılmış kitabe mevcuttur.

 

RUMKALE

 

Rumkale, Birecik Ovasının kuzeyinde, Fırat nehrinin kıyı kesiminin doğusunda, Şanlıurfa yoluna bakan bir tepe üzerindedir. Birecik'i kuzeyden ve kuzeydoğusundan sınırlar. 20. Yüzyıl başlarında kuzeyden Hısn-ı Mansur, doğudan Urfa ve Suruç kazaları, güneyden Birecik, batıdan Pazarcık ve Ayıntab (Antep) kazaları ile çevrili olduğu belirtilir. Kazanın merkezi Halfeti kasabasıdır. Kazanın batı yanı taşlık, doğusu ise düz ve mamurdur. Ormanlarla dolu Karadağ ve Marzeman dağı yer alır. Bu ormanlardan elde edilen kereste odunu ve kömür Ayıntab, Birecik ve Urfa'ya ihraç olunur. Kazanın ortasından ve kuzeyden güneye doğru, Marzeman ve kara suyun karıştığı Fırat nehri akar. Özellikle bahar aylarında nehir kenarında darı, kavun ve karpuz yetiştirilir.

Yerleşimi nedeniyle Rumkale, Assur Kralı III. Salmanassar tarafından 855'te alınan Şitamrat şehri olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık Nöldeke, yerleşimi Fırat kıyısında bugünkü Belkıs köyünün yukarısındaki Urum (Hörum) olarak kabul etmiş, sonraki araştırmacılar Urima'nın Rumkale olduğunu öne sürmüşlerdir.

Urima piskoposluğundan Ermeni Kogh Vasil, Franklardan almış olduğu Harsn Msur (Hısn Mansur), Sareş (Turuş) ve Uremn (muhtemelen Urima) havalisini Antakya'lı Tancredeye geri verdi. Süryani vakahinamecilerine göre, Kogh Vasil ve sonra dul zevcesi adına yönetimin başına geçen Kürtig'in elinde Kayşum Raban, Behesne ve Kal'a Rhomayta şehirleri bulunmaktaydı. Rumkale'nin Süryanice isimli olan Kala'a Rhomayta, büyük bir olasılıkla Kogh Vasil'in Uremn'ine karşılık gelmektedir.

554/23 Şubat 1105-22 Şubat 1106 yılında Pahlavuni sülalesinden Vakkas'ın oğlu Grigoris'in (Magistros) oğlu olan ve Vahram da denilen Aza Katolikos Grigoris öldü. Sonrasında 562/21 Şubat 1113'te Katolikos Barseg makamını Grigoris'e verdi. Pahlavuni olarak adlandırılan III. Grigoris, II.Grigoris'in Rumkale'yi Josceln'in dul karısından ve oğlundan satın almış, katolikosluk makamını buraya yerleştirmiştir. III. Grigoris 1113'ten 1166'ya kadar bu makamın başında bulunmuştur. Katolikosluk makamı Rumkale'nin Memluklu Sultanı Melik El-Eşref tarafından alındığı 1292'ye kadar burada kalmıştır.

Grigoris'in halefi şair Nerses Mayıs 1170 ve Mart 1172'de mezheplerin birleştirilmesi nedeniyle kendisi ve imparator Manuel Kommenos'un elçisi Theorianos, Kayşum baş patriği Mikael'in elçisi rahip Theodoros Bar Vahbun arasında Rumkale'de ve Kayşumda toplantılar yapıldı. 1173'te Nerses'in ölümünden sonra, yeğenlerinden en küçüğü Rumkale'de katolikos ilan edildi ise de, büyük yeğeni Nureddin'den bir ferman alıp kendisini 3 Eylül 1173'te katolikos ilan etti. IV. Grigoris Manug (Dirasu) patrik atandı Kilikya prensi Leon, V. Grigoris'i yerinden alıp Kopitar (Gudibara) kalesine hapsetti, o da buradan kaçmak isterken öldü. Ermeniler, yerine Sahanın Gregoras'ı IV. Grigoris Abvad adı ile patrikliğe getirdiler.

13. Yüzyılda Rumkale'de bir çok Yakubi bulunmaktaydı. Yakubi patriği II. Ignace, diğer eserlerinin yanı sıra Rumkale'de muhteşem bir kilise yaptırmıştır. Sonraları kaleyi patriklik makamı olarak seçmiştir. II. Ignace 1252'de Rumkale'de ölmüş, yerine Yakubi patriği III. Ignace Barşavma Manastırı'nı Rumkale'li Şemona karşı savunmak kalmasına rağmen daha sonra barışmışlardır. III. Ignace öldükten sonra Rumkale'li Yakub 1283'te yeğeni Philoxenos'u patrik atadı. Patriğin Barşavma'da 1292'de ölmesiyle, Yakubi Patrikliği çöktü.

Rumkale'de bu olaylar yaşanırken, aynı zamanda yerleşim Memluklu saldırılarına maruz kalmıştır. Memluklu hükümdarı Kalavun zamanında Baysarı'nın kumandasındaki Mısır ordusu, Suriye güçleriyle birleşerek 19 Mayıs 1279'da Rumkale üzerine yürümüş ve Parmazan nehri üzerinde ordugah kurmuştur. Katlikos'a elçi olarak biri Arap, diğeri Ermeni iki kişiyi gönderdiler ve Katolikos'tan kaleyi teslim etmesini, rahipleri ile birlikte Kudüs'e veya Kilikya'ya çekilmesini istediler. Katolikos bu teklifi kabul etmeyince, Memluklular yerleşimin Ermeni kesimini yağma ettiler. Ardından yerleşime giren Memluklar kaleyi ateşe verdiler. Bunun sonucunda tüm nüfus İç Kale'ye çekilince, Memluklular Rumkale'yi terk etti. Memluklular daha sonra El-Eşref Halil zamanında (1292) Rumkale'ye karşı yeni bir sefer yaptılar. Bunun sonucunda 29 Haziran 1292'de oldukça tahrip gören kale düştü. Sonrasında Rumkale, sultanın emri üzerine Suriye naibi Sancar Şuca tarafından tamir ettirildi ve Kal'at El-Müslimin adını aldı. Rumkale Memluklular zamanında yeniden uç kalesi olarak kullanılmışsa da eski parlak dönemini bir daha yaşayamamıştır. Mercidabık savaşından (1516) sonra Rumkale Osmanlı egemenliğine girdi ve Halep eyaletine bağlandı. 1737'de ise eyalet olmuş, kale, dere beyleri ve yerel yöneticiler tarafından idare edilmiştir.

17. Yüzyılın ortalarında Rumkale'yi ziyaret eden Evliya Çelebi, bir tepe üzerinde de gayet sağlam ve müstahkem bir kale olduğunu, 922/1516 tarihinde Mısır hakimi Melik Gavri'den Sultan Selim tarafından alınarak imar edilmeye çalışıldığını ancak 17. Yüzyılda o kadar mamur olmadığını dışarıda camisi, hanı, hamamı ve küçük çarşısı bulunduğunu (Merzeban) suyunun kale dibinde Fırat'a karıştığını belirtir.

1838 yılında Rumkale'yi ziyaret etmiş olan Mareşal Von Moltke eski Roma Surlarının kalıntılarını dolaştığını derin ve sarp vadi içinde akmakta olan Fırat nehrinin gümüş bir şerit gibi ayaklar altında uzandığını, bir zamanlar İskender, Kurus (Pres Kralı) Ksenefon (İ.Ö. 427'de doğmuş Yunan fizolofu), Sezar Julianın (Roma İmparatorları) ay ışığında bu nehri atların sırtlarında geçtiğini yazar. Eskiden Fırat nehri üzerinde bir köprü bulunduğunu, Romalıların burada hemen hemen hiç yolu bulunmayan bir bölgede kolon

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

'''Tüm dünyanın atası Türkler..''

14/9/2009 · Kategori: HABERLER

'''Tüm dünyanın atası Türkler..''



81 yaşındaki Amerikalı araştırmacı, 1930’ların iddiasını yeniden alevlendiriyor: Tüm dünyanın atası Türkler..

Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye’ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla ‘Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu’ tezini yeniden alevlendiriyor.

Akşam gazetesine konuşan Mine Akverdi’ye konuşan Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor.

 

Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi?

 

Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız?

 

Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed ve Buda da Türk müydü?

 

Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi?

Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine ‘evet’ cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.

Temmuz ayında Hermes Yayınları tarafından Türkçe olarak basılan ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz / Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir’ adlı kitabında Gene D. Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor.

 

65 yıldır Meksika’da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika’daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock’un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı. 81 yaşındaki Matlock ile bir konferans vermek için geldiği İstanbul’da buluştuk ve çarpıcı iddiası üzerine konuştuk.

 

İNSANLIK TÜRKLERLE BAŞLADI

 

Dünyadaki tüm insanların Türklerden geldiğini söylüyorsunuz. Sizi bu konuda bir araştırma yapmaya yönelten şey neydi?

Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan’a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan’ın kuzeyine götürdü. Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu. Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur’u da kapsayan 39 kitap) ve İncil’de İsrail’den bahsedilmediğini gördüm. Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh’un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan... hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin’i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.

 

‘ADEM’ TÜRK’TÜ

Peki, nasıl oluyor da Türkler tüm insanlığın atası oluyor?

Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı... Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva’nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva’nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır. Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde ‘insanoğlu’ anlamında kullanılır. Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk’tür.

 

Türkler’in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır. Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur. Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya’ya kaçmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılan Büyük Tufan’dı. Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi yani Türk’tü. Nuh’un gemisinin karaya oturduğu Ararat Dağı’nın Türkiye’deki Ağrı Dağı olduğu inancı da bunu kanıtlıyor.

 

KÜRTLER, MISIRLILAR, İSVEÇLİLER, İNGİLİZLER TÜRK

 

Böylece Türk soyundan gelen insanlık Türkiye’ye ve aşağıya Mezopotamya ve Hindistan’a dağıldı. Dolayısıyla Sümerler, Hititler, Iraklılar, Kürtler, Hintliler, Mısırlılar hepsi aslında Türk’tü. Kuzey Kutbu’ndan aşağı inerek Kuzey Avrupa’ya İsveç, Finlandiya, İngiltere’ye ve tüm dünyaya yayıldılar. Bugün herkes kendi neslinin izlerini Türklere dek sürebilir.

 

TÜM DİNLER VE DİLLER TÜRKLER’DEN

 

Buna kanıt olarak neleri gösterebiliyorsunuz?

Dünyanın her köşesinde kullanılan dilden inançlara ve tanrı isimlerine kadar her şeyin dil olarak aynı kökenden geldiğini görebilirsiniz. Bu tüm dinlerin, dillerin de tek bir kaynaktan çıktığını gösteriyor: Türklerden!

 

İngiltere’den, Finlandiya’ya insan isimlerinden yer isimlerine Türkçe kökenli kelimelere rastlayabilirsiniz. Finlandiya’da Kırkpınar diye bir yer var! Urdu dilinde binlerce Türkçe kelime var. Hintlilerin Kutsal Kitabı Mahabharata aslında Türklerin tarihlerini anlatıyor. Yunanlıların büyük tanrısı Zeus’un ismi de Türkçe. Kudüs, İsa gibi kelimelerin kökeni de aslında Türkçe ve dahası bu bahsedilen yerler de aslında İsrail’de değil Türkiye’de İsa da bu topraklarda yaşadı.

 

Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA’sı incelendi ve Altay’dan geldikleri kanıtlandı. Vikingler, Finikeliler ve İtalya’nın Roma İmparatorluğu’ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma’nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk’tür. Estrüskler’in DNA’larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

 

Amerika’daki Kızılderililerin de Türk olduğu sıkça dile getirilen bir iddiadır....

Evet, Kızılderililer Türk’tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar. Özellikle Amerika’da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar’dan olan Cherokee’ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir.

 

Bu iddialarınızı dünyanın pek çok yerinde dile getiriyorsunuz. Peki, nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Önceleri herkes bana gülmüştü ama şimdi durum değişiyor. Amerikanın yerli halkları, Kızılderililer, Meksikalılar bu teze çok pozitif tepki veriyor. Çoğu kabul de ediyor. Ancak ABD’deki Amerikalıların veya İngilizlerin pek hoşuna gitmiyor.

 

Dünya bunu kabul etse ne olur sizce?

Hepimizin kardeş olduğuna inanmak insanlığın sahip olduğu tüm sorunlar ve huzursuzluk çözüme ulaşır. Dünya daha iyi bir yer olur.

 

‘Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika’daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı) + Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir. Peru’daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır’dakilerden daha eskidir ve Türkçe’de ‘hükümdar’ anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir. Meksika’da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor. Örneğin dağ/tepelere Meksika’da tepek deniliyor Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor. Havasu diye bir yer bile var. İspanyollar Meksika’ya ilk geldiklerinde Aztek’lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar ‘İnana’ cevabını vermişti. Bu Antik Sümer’de de bir tanrıçanın adı. Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor. Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle ‘Karaskus’ diye adlandırıyordu. Demek ki Amerika’yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti. Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor: Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya’dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.’

                 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

İlgili aramalar: müzik - mustafa yıldızdoğan leyli güzel -  mustafa -  yıldızdoğan -  leyli -  güzel
İlgili aramalar: müzik - murat soydemir-ben o eski ben değilim -  murat -  soydemir -  ben -  eski -  ben -  değilim -  sana -  yazılan -  satırlar -  fb -  gs -  gazete -  komik videolar -  cristiano ronaldo -  messi -  ronaldinho
İlgili aramalar: müzik - yusuf güney heder oldum askına -  yusuf güney -   heder oldum askına -  yusuf güney heder oldum askına
İlgili aramalar: müzik - ibrahim tatlıses - şemmame (yeni klip 2009 ) -  ibrahim -  tatlıses -  şemmame -  yeni -  klip -  2009
İlgili aramalar: müzik - hadise - evlenmeliyiz 2009 -  hadise -   hadise evlenmeliyiz 2009 -   evlenmeliyiz -   www.sanalikaforum.tk
İlgili aramalar: müzik - ibrahim tatlıses uğur karakuşu İlk kez dinliyor -  ibrahim -  tatlıses -  uğur -  karakuşu -  İlk -  kez -  dinliyor
İlgili aramalar: müzik - ibrahim tatlıses cane cane -  ibrahim -  tatlıses -  canecane
İlgili aramalar: müzik - gökhan güney sevemedim karagözlüm -  gökhan -  güney -  isyankar41 -   sevemedim karagözlüm
İlgili aramalar: müzik - azer bülbül - dayanamıyorum -  azer -  bülbül -  dayanamıyorum
İlgili aramalar: müzik - azer bülbül belaya düştüm -  azer bülbül belaya düştüm -   azer bülbül -   belaya düştüm -   arabesk -   fantasy -   birgonulbal
İlgili aramalar: müzik - sagopa kajmer-baytar -  sagopa kajmer -  baytar -  sagopa
İlgili aramalar: müzik - musa çek git bebeğim -  rap rap -  musa -  çek git
İlgili aramalar: müzik - ferhat tunç - vur ben ölem -  yan -  lız -  lık
İlgili aramalar: müzik - ferhat tunç -  ferhat -  tunç -  güzel şarkı
İlgili aramalar: müzik - anne hani benim gençliğim -  anne -   hani benim gençliğim -   ferhat tunç
İlgili aramalar: müzik - ferhat tunç on yedi can -  ferhat -  tunc -  ferhat
İlgili aramalar: müzik - ferhat tunç - sen ağlama yar -  yan -  lız -  lık
İlgili aramalar: müzik - ferhat göçer ---bizim şarkımız---® ©2008 -  ferhat göçer -  ferhat göçer -  ferhat -  göçer -  ferhat gocer -  ysf -  boys anılar -  ysf
İlgili aramalar: video - izlesene ferhat göçer - takvim - yaprak dökümü -  ferhat göçer -  takvim -  yaprak dökümü
İlgili aramalar: amatör - murat başaran gülümse anne -  murat -  başaran -  gülümse -  anne
İlgili aramalar: müzik - aynur dogan-dar hejiroke -  aynur -  dogan -  hejiroke
İlgili aramalar: müzik - müslüm gürses benim meselem -  müslüm gürses benim meselem -   muslum gurses -   müslüm gürses -   müslümgürses -   muslumgurses -   benim meselem -   müslüm baba